Platini : Futbol kâr aracı değildir
Futbol oynadığı dönemin tartışmasız en önemli aktörlerinden biriydi. Sadece klası değil, lider yapısı ve beyefendiliği ile öne çıktı. Fransız futboluna verdiği hizmetler nedeniyle "Şövalye" ünvanıyla ödüllendirildi. Bugün oturduğu UEFA Başkanlığı koltuğunda da bu ünvanına lâyık bir misyon üstlenmiş durumda. Futbolun, endüstri çarkları arasında ezildiği bir ortamda o hâlâ oyunun masumiyetini savunuyor, kulüpleri kâr elde edilebilecek birer yatırım aracı olarak görenlerin futbola zarar verdiğini söylüyor.Futbol oynadığı dönemin tartışmasız en önemli aktörlerinden biriydi. Sadece klası değil, lider yapısı ve beyefendiliği ile öne çıktı. Fransız futboluna verdiği hizmetler nedeniyle "Şövalye" unvanıyla ödüllendirildi. Bugün oturduğu UEFA Başkanlığı koltuğunda da bu unvanına lâyık bir misyon üstlenmiş durumda. Futbolun, endüstri çarkları arasında ezildiği bir ortamda o hâlâ oyunun masumiyetini savunuyor, kulüpleri kâr elde edilebilecek birer yatırım aracı olarak görenlerin futbola zarar verdiğini söylüyor.
Röportaj: Bağış Erten
Platini deyince ne olursa olsun bizim aklımıza önce futbolcu Platini, sonra UEFA Başkanı geliyor. Bu yüzden sorulara futbolculuk döneminizle başlayalım. Dünyanın en büyük futbolcularından biri olarak unutamadığınız üç maç hangisiydi? Benim aklımda doğum gününüzde oynadığınız, Zico'nun penaltı kaçırdığı ve Brezilya'yı penaltılarla elediğiniz bir maç var mesela…
Zor soru. İnsan o kadar çok maç yapıyor ki, unutamadığı ve unutmak istediği çok maç oluyor. Ama sanırım birkaçını ayırabilirim. Bunlar arasında o Brezilya maçı ilk aklıma gelmez açıkçası. Öncelikle ilk defa Nancy formasıyla profesyonel takıma adım attığım Nimes maçını unutamadığımı söyleyeyim. 30 dakika oynamıştım, ama büyüleyiciydi. Sonraki maçta iki gol attım ama ilkinin yerini tutmadı. Zaten bu her futbolcu için böyledir. İlk maçınızı unutmazsınız. İkinci olarak Hollanda maçını söylemeliyim. 1981'de milli takımla çıktığımız o karşılaşma aynı zamanda bir jenerasyonun ilk maçıydı. Parc de Prince'te 2-0 kazandık, ama onun ötesinde 1986'ya dek bir arada oynayacak ve büyük başarılara imza atacak bir takımın da ilk adımını attık. Fakat hepsi bir yana, 1982 Dünya Kupası yarı finalinde F. Almanya'ya kaybettiğimiz maç bir yanadır.
Schumacher'in Battiston'un çenesini kırdığı, uzatmalarda 3-1'den 3-3'e gelen ve penaltılarla kaybettiğiniz o dramatik maç mı?
Sadece dram yoktu o maçta. Eğlence, zafer, sevinç, üzüntü, kahroluş, umut ve hayal kırıklığı… Hepsi ama hepsi vardı. Hayatın bütün duygularını bir tek maça sığdırmış gibiydik. Gerçekten de yaşarken hissettiğiniz ne varsa bu maçta da o vardı. Bir sürü önemli maç oynadım ama finaller dâhil hiçbiri aklımda kalmadı. Çünkü futbolda önemli maçlar değil hikâyeler akılda kalır. Ben de hikâyesi olan maçları unutamadım. Ne kadar yıl geçerse geçsin o muhteşem anlar akılda kalıyor. Aslında biraz askerlik gibi. Yaşarken biraz can sıkıcı ama sonradan güzel şeyleri anımsıyorsunuz.
Sokaklar yoksa mini sahalar olmalı
Futbolu sokaklarda öğrenen, hatta asıl olarak da sokaklarda, arsalarda öğrenilmesi gerektiğini düşünen bir futbol adamısınız. Ama artık sokaklarda futbol oynanmıyor, arsalar kalmadı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Evet, artık o sokaklarda bol bol araba var ve arsalarda da binalar yükseliyor. Tabii ki bu önemli bir sorun bence. İşte bu yüzden gittiğimiz her yerde UEFA olarak Grassroots projelerinin öneminden dem vuruyoruz. Mesela bir 'Mini pitch' projesi o yüzden kıymetli. Madem sokaklarda artık futbol yok, bari okullarda mini sahalarda oynansın diye düşünüyoruz. Aslında asıl görevimiz bu bizim. Futbolun gelişimine katkı sağlamak en önemlisi.
Büyük kulüpler, büyük organizasyonlar değil, futbolun gelişimi mi önemli?
Aynen öyle. Evet, futbolun ekolleri, büyük takımları, başarılı futbol ülkeleri var. Çok büyük kulüpler, büyük turnuvalarla dolu etrafımız. Ama asıl olarak futbol hâlâ sokakta, plajda, hatta her yerde oynanan bir oyun ve bu oyunu oynamak her zaman zevkli. Milyonlarca kişi lisanslı olarak futbol oynuyor Avrupa'da. Asıl olarak onlara bakmak lâzım. İşte futbolun bu yanının gelişmesidir bizim işimiz. 53 ülke federasyonuna asıl bu konuda yardım etmek istiyoruz. Çünkü geri kalan işler daha çok profesyonel işler ve üstelik daha vitrinde kalan, çoğu da problemli işler. Hatta şöyle söyleyeyim; bence mesela Türkiye Futbol Federasyonu'nun asıl işi Norveç'i yenmek değil, Türkiye'de futbolun gelişimine katkı vermek, futbolu iyi yönetmektir.
Transfer yaşı konusunda düzenlemeye gidilmeli
Futbolun gelişiminden devam edelim. Şu aralar, özellikle de yaz döneminde sürekli gençlik turnuvaları var. U20 Dünya Şampiyonası, U17 Avrupa ve Dünya Şampiyonaları, Gençler Şampiyonlar Ligi vs. Bu turnuvalar yüzünden artık her oyuncu daha 14-15 yaşında keşfediliyor. Bunun sonucu olarak da transferin yaşı çok küçülüyor. Avrupa'nın en büyük kulüpleri artık bu gençlerin peşinde. Sizce bu iyi bir gelişme mi?
Kesinlikle hayır. Futbol dünyasının bu konuda mutlaka bir düzenlemeye gitmesi gerekiyor. Üstelik bu herkes için geçerli olmalı. İşte bu yüzden UEFA Başkanı olarak bir sürü yere yazılar yazdım, mektuplar gönderdim. Çünkü bu bir tek bizim çözebileceğimiz bir iş değil. Mutlaka teker teker ülkelerin de bu konuda duyarlılık göstermesi gerekiyor.
Sanırım bütün hükümet başkanlarına bu konuda bir mektup yazdınız ve yeni hazırlanan Avrupa Anayasası'na bu konuda bir takım düzenlemelerin de girmesi gerektiğini söylediniz. İstediğiniz tepkiyi aldınız mı?
Ne yazık ki hayır. Görünen o ki hükümetler bu konuda bir şeyler yapmaya pek de gönüllü değil. Bunun Avrupa gençliğine karşı bir duyarsızlık olduğunu düşünüyorum. Düşünün Avrupa Birliği patatesin veya kakaonun değerini önemsiyor ama gencecik insanları o kadar da önemli görmüyor. Bu mantıklı bir şey değil.
Geçtiğimiz günlerde Herald Tribune gazetesinde bu konuda bir makale çıktı ve gideceğiniz yolun uzun ve zorlu olduğu yazıldı. Sanırım bu mektup girişimi pek de istediğiniz gibi sonuçlanmadı. Neden futbol gibi her toplumu etkileyen bir konuda, AB gibi dünyaya model olmaya çalışan bir birlikte böyle bir hassasiyet eksikliği var?
Bunun bir hassasiyet eksikliğinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Bu konuda, istediğimiz cevapları ve arzu ettiğimiz desteği alamamamızın asıl nedeni futbol değil politikadır. Çünkü oralarda farklı güç ilişkileri devreye giriyor ve futbolun iyiliği bu tip durumlarda geri planda kalıyor. Var olan düzeni değiştirmek demek bir sürü zorlukla da karşı karşıya kalmak demek. Bunu göze almak istemiyorlar. Onlar için futbol oyundan ziyade bir 'iş'. Onlar bu oyunu rekabetle değil piyasa verileriyle değerlendiriyor. Oyunun kendine özgü yanlarını, yarattığı sosyal değerleri pek kaale almıyor.
Her kulüp zenginleşsin istiyorum
UEFA Başkanlığı seçimi sırasında 'Zengin kulüpleri daha zengin yapmak için değil öncelikle futbolun gelişmesini sağlamak için görev istiyorum' demiştiniz. Hâlâ aynı görüşte misiniz?
Aslında tam olarak öyle demedim. Benim kulüplerin zenginleşmesiyle ilgili bir problemim yok, olmaz da. Hiçbir zaman da büyük kulüplere karşı olmadım. Asıl sorun olmayan bir zenginliğin varmış gibi gözükmesi. Verilemeyecek paraların ortalıklarda dönmesi. Örneğin, sorun bir Fenerbahçe'nin, Galatasaray'ın, Beşiktaş'ın, Trabzonspor'un çok para verip bir oyuncu almasında değil. Ödeyemeyeceği bir paraya bu oyuncuları getirmesinde sıkıntı var. Ben sadece zengin kulüpler değil, herkes zenginleşsin istiyorum. Ama bunun belirli prensiplere bağlı olması gerektiğini söylüyorum. Kimi ülkeler bunun önlemini alıyor ve ona göre bir sistem kuruyor. Ama kimi ülkelerde böyle bir sınırlama yok ve ne olacağı havada kalıyor. İşte bu yüzden herkes için geçerli bir takım hükümlere ihtiyacımız var.
Bu zenginlik meselesini biraz da 'yeni zenginler' sorunu üzerinden konuşalım. Güncel bir olayla ilgili bir soru sormak istiyorum. Malûm, Mourinho, Chelsea'den kovuldu. İngiltere gibi teknik direktör istikrarı konusunda dünyaya model olmuş bir ülkede böyle bir olay yaşandı. Bu durumun biraz da futbola fütursuzca giren bu zenginlikle ilgili, keyfi bir davranış olduğunu söylemek mümkün mü sizce? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu konuyu?
Sanırım bu konuda haklısınız. Burada kesinlikle bir keyfiyet var. İşte bu yüzden futbolun bir kimliği olmalı, buna dayanmalı diye düşünüyorum. Bir futbol kulübünün başkanının o ülkeyle, o takımla özel bir bağı olmalı. Bu sadece parayla kurulacak bir ilişki olamaz. Örneğin İstanbul'un Anadolu yakası ile Avrupa yakası maç yaptığında Galatasaray ya da Beşiktaş, Fenerbahçe'ye karşı diyebilmeliyiz. Beşiktaş sokaklarında top oynayan gençler Beşiktaş'ta forma giymeli. 11 Brezilyalı Fenerbahçe forması, 11 Arjantinli Galatasaray forması giyerse bu aynı şey olmaz ki. Taraftar burada kendini özdeşleştirecek bir şey bulamaz ki. Bunlar futbola özel kimlik veren konular. Ama işte böyle bağlarınız olmadığında keyfi de olursunuz, kolay da karar verirsiniz.
İngiltere'de son yıllarda böyle dışarıdan gelip kulüp satın alan pek çok zengin var. Bu tehlikeli mi?
Zenginlerin futbol kulübü almasında bir sorun yok. Sorun onu bir futbol kulübü olarak değil de piyasadaki bir ürün olarak görmesinde yatıyor. Futbol kulüpleri kâr edebileceğiniz birer yatırım aracı olamazlar, olmamalılar. Çünkü o zaman futbolun asıl değerleri tehlikeye giriyor. Futbol bir kâr aracı değildir, güzel bir oyundur. Futbolla hiç ilgisi olmayan amaçlarla gelip ondan bir rant yaratmak bence çok tehlikeli. Bunu sağlamak için kendi aralarında kapalı bir lig kursalar, bütün federatif yapıların dışında hareket etseler ve sadece oyundan kâr etmek için futbola yaklaşsalar iyi mi olur? Biz buna karşı mücadele ediyoruz.
NBA model olamaz
Bana garip gelen şu. ABD gibi serbest piyasa ekonomisini her yerde destekleyen bir ülke bile konu spor olunca düzenlemelere, regülasyonlara başvuruyor. Ortada bir NBA modeli var mesela. Hiç kimse keyfi hareket edemiyor. Sizce böyle modeller bir yol gösterir mi bize?
Ben NBA'in bir model olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü orada bir şov var, tam anlamıyla bir yarışma, bir rekabet yok. Düşme ve çıkma yok. Herkes belli ve ona göre düzenlenen kapalı bir sistem, hatta bir iş alanı o. Avrupa spor modeli ise herkese açık, yarışmacı bir kimliğe sahip. Bu yüzden karşılaştırmayı doğru bulmuyorum.
Türkiye'nin Avrupa futbolundaki yerini sormak istiyorum. 2000'li yıllarla birlikte bir atak yaptığımız kesin. Ama şu aralar sorunlar yaşıyoruz. Hem oynanan oyun açısından hem de kimi şiddet olaylarıyla ilgili bazı sıkıntılarımız var. Siz Türkiye'yi Avrupa futbolunda nereye koyuyorsunuz?
Aslında genel olarak aynı sorunları herkes belirli dönemlerde yaşıyor. Litvanya'da, San Marino'da, Almanya'da da benzer sorunlar var. Bu futbolun genel kuralı, bazen iyi bazen kötü oluyorsunuz. Ben UEFA Başkanı olarak bu sorunlar arasında bir hiyerarşi kuramam. Almanya'nın sorunuyla Malta'nın sorunu arasında bir fark göremem. Genel olarak yaklaşırım ve herkese uygun çözümler ararım.
Şampiyonlar Ligi statüsünü tartışacağız
Şampiyonlar Ligi'nin yeni statüsü ve yapısıyla ilgili birkaç soru sormak istiyorum. Yeni bir Şampiyonlar Ligi statüsü ortaya sundunuz. Ve şimdi herkes bunu tartışıyor. Bu konuda tartışmalar nasıl gidiyor? Bazı teknik adamlar, mesela Mourinho ve Wenger sizi destekledi, ama Ferguson ve Benitez pek memnun değil gibi…
Bakın ben bir teklif sundum ortaya. Aslında bunu yapmayabilirdim. Kolay yolu seçer, teklifi bizim Yönetim Kurulu'na sunardım. Onları da ikna ederdim ve yeni bir statü ortaya çıkardı. Ama öyle yapmadım. Tartışmaya açık bir teklifi tercih ettim. Birisi çıkar der ki, "Şurası olmamış." Diğeri der ki "Burası kötü." Tartışırız, sonucunda ortak bir noktaya geliriz.
Peki neden karşı çıkıyorlar? Aslında herkes için iyi şeyler var o yeni planda. Mesela ilk 16'ya girmeyen ülkeler, Şampiyonlar Ligi'ne son 10 yılda ortalama üç takım sokabilmişken siz bunu altıya çıkarıyorsunuz. Üstelik daha güçlü ülkeler de dört temsilciye kadar çıkabiliyor. Belki bazı şeyler tartışılabilir, ama itirazlar sanki biraz fazla sert gibi.
Sorun kupa galiplerinin Şampiyonlar Ligi'ne katılmasıyla ilgili. Ama ben buna asıl karşı çıkış nedeninin kupa şampiyonu ile ilgili değil organizasyona dair olduğunu düşünüyorum. Çünkü kupa organizasyonu birçok ülkede kulüpler birliği tarafından değil federasyonlar tarafından düzenleniyor ve bu bazı kesimleri mutsuz ediyor. Ama başta da dediğim gibi, ben bu konuda her türlü öneriye ve eleştiriye açığım. Bu yüzden tartışmaya açtım ve bu yüzden bir an önce karar verelim derdinde değilim.
Bir de pazar payı meselesi var. Şampiyonlar Ligi'nde herkes oynuyor, ama bazıları çok daha fazla para kazanıyor. Üstelik bu farklar neredeyse 150 katı buluyor. Arsenal ve Sparta Prag arasında futbol açısından bu kadar büyük bir fark yok ama pazar payı açısından var. Bu doğru mu sizce?
Tamam, bu ilk görünüşte çok adil gözükmüyor olabilir. Ama TV futbolu diye bir şey var ve herkesin değeri aynı değil orada. Bu pazar paylarını da direkt olarak bu TV pazarındaki değerler belirliyor. Öyle olunca da herkes TV'de ne kadar değerliyse o kadar para alıyor. Tamam, bu durumdan şikâyet edebilirsiniz, fakat algıyı değiştirmeniz çok zor. TV futbolunun realitesi bu. Bazıları daha fazla izleniyor ve daha değerli. İngiltere'de TV kanalları bu kadar çok para verince İngiliz kulüpleri de bir o kadar değerli hale geliyor işte. Bu da mantıksız değil. Düşünsenize, bir İngiliz kanalı neden bir Türk takımını zenginleştirmek için para versin ki?
Futbolda imparatorlar var. Bir Beckenbauer, bir Fatih Terim böyle anılıyor. Sörler var. Ferguson, Matthews... Siz de bildiğim kadarıyla şövalyesiniz. Ama sizin işiniz daha zor. Çünkü hem futbolda eşitsizliğin giderilmesi ve hem de oyunun paraya alet olmamasını istiyorsunuz. İlk zamanlarda "Zenginleri daha zengin etmeye değil futbolu geliştirmeye geldim" diyordunuz. Fakat görünen o ki 'Yeldeğirmenleri' büyük ve 'Sanço Panço'lar az. Siz futbolun şövalyesi olarak bunlara nasıl direneceksiniz? Zengin ve büyük kulüpler bu yolda size zorluk çıkarmayacak mı?
Bir kere bir yanlış anlamayı düzelteyim. Ben kimsenin daha zengin hale gelmesine karşı değilim. Sadece birilerinin değil, herkesin zenginleşmesini istiyorum. Ayrıca zenginliğin bir ayrıcalık olmamasını istiyorum. Kulüpler zengin oldukları için iyi yerlerde yer almasınlar, iyi oldukları için zengin olsunlar. İyi oynadıkları, başarı kazandıkları için daha fazla kazansınlar, daha fazla kazanmak için şampiyon olmasınlar. Adları Juventus, Manchester United olduğu için değil, başarılı oldukları için hak ettikleri yeri alsınlar. Temel felsefem budur ve bunu sonuna dek savunacağım. Hem bu görüşlere neden zorluk çıkarsınlar ki?
Futbolu, futboldan gelenler yönetmeli
Sizin de içinde bulunduğunuz, 80'ler jenerasyonu diye adlandırabileceğimiz bir grup söz konusu. Bugün futbolun tüm komuta kademelerinde onları görüyoruz. Real Madrid'de sportif direktör olarak onlar var, teknik direktörlük koltuklarının çoğunda onlar var, UEFA'yı da onlar yönetiyor. Bunun nedeni ne? Ve önümüzdeki jenerasyonlar da aynı yolu izleri mi sizce?
Bunun birkaç anlamı var. Birincisi görünen o ki yaşlanmışız (gülüyor). İkincisi parasal konularla ilgili. Bizim dönemimiz hiçbir zaman çok büyük paraların döndüğü bir dönem değildi. Tabii ki hepimiz çok para kazandık. Ama futboldan sonra da çalışmak zorunda kaldık. Biz hiçbir zaman sadece futbolculukla multimilyoner olmadık. Bu yüzden futbolu bıraktıktan sonra da bir takım işler yapmamız gerekti. Hepimiz en çok futboldan anlıyorduk, bu yüzden de futbolun içinde çalışmayı seçtik. Ama şimdi durum biraz farklı. Futbolcular o kadar fazla para kazanıyor ki, hayatları boyunca başka bir iş yapmaya gereksinim duymuyorlar. Öyle olunca futbolu bıraktıktan sonra futbola dair her şeye burun kıvırıyorlar. Bence bu çok kötü bir gelişme. Çünkü futbolun içinden gelen insanların futbolun yönetiminde yer alması çok önemli. Sadece yönetiminde de değil, yatırımında da olmalılar. Futboldan hiç anlamayan kişilere bu işi bırakmak yanlış.
Jean Tigana'nın çok yakın olduğunuzu biliyoruz. Acaba onunla UEFA'da da çalışacak mısınız?
Jean tabii ki her zaman çalışmak istediğimiz birisi. Sadece UEFA'da değil FIFA'da da yararlanacağımız birisi. FIFA'nın Afrika üzerine geliştirdiği bir proje var. O konuda bize yardımcı olacak. O projeyi Jean yürütecek.
Son günlerde biz üç Fransız'ı daha yakından tanıyor ve dinliyoruz. Birisi Tigana, diğeri de sizsiniz. Üçüncüsü ise Mösyö Sarkozy. Bildiğim kadarıyla Fransa Cumhurbaşkanı Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunda pek iyimser değil ve bizi birliğe katılmak için çok uygun görmüyor. Siz ise Avrupa futbolunun başı olarak Türkiye'yle yakın bir ilişkiye sahipsiniz, asbaşkanınız bir Türk. Ne diyorsunuz Sayın Sarkozy'nin görüşleri hakkında?
Bu konuda bir şey söylemek mümkün değil. Hem benim konum da değil, ben futbolla ilgileniyorum. Üstelik Fransa Futbol Federasyonu'nun değil, 53 ülkeden oluşan UEFA'nın Başkanıyım. Bu yüzden bu soruya yanıt vermeye yetkili değilim.
İstanbul'a gelen Asya'da olmadığını anlar
O zaman şöyle sorayım. Biliyorum ki, İstanbul'a bu ilk gelişiniz değil. Daha önce de bir tekne gezisi sırasında sizinle yine TamSaha adına röportaj yapma şansı bulmuştum. O zaman da şehir hakkında konuşmuştuk. Hatta saraylar hakkındaki bilginizle beni şaşırtmıştınız. İstanbul'u tanıyor olmanıza çok sevinmiştim. Sanırım buraya olan yakınlığınız biraz da bizi tanımak istemeniz ve bu yönde çaba göstermenizle ilgili değil mi?
Aslına bakarsanız o kadar da bilgili değilim. Birkaç şey biliyorum ama ayrıntılı değil. İstanbul'un Konstantinopolis olduğu dönemlere dair bir şeyler biliyorum. Sonra alınışını biliyorum. Ama çok fazla bilgi yok dağarcığımda. Çünkü Fransa'daki eğitim sistemi bu konuda sorunludur. Tarihî hikâyeler konusunda etik sıkıntılar vardır. Biz sömürgeleri bile ancak onlar özgürleştikten sonra okumaya, öğrenmeye başladık. Zaten asıl sorun da bu. Basmakalıp fikirler bizi yanlış yönlendiriyor. Türklerin Fransa'daki imajı şudur. Türk gibi kuvvetli diye bir laf vardır mesela. Bu imajda kısa boylu (senin gibi deyip gülüyor), bıyıklı (yine senin gibi diyor) ama güçlü bir adam vardır. Oysa bunlar çok klişe kalıplar. Bunları aşmak lazım. Sarkozy de bu açıdan bakıyor. "Türkiye Avrupalıdan daha çok Asyalıdır derken bu imaj sorununa takılıyor. Fakat çok fazla bilmediğimiz ve karikatürleştirdiğimiz bir şey hakkında görüş bildirmek doğru değil. Ben Şenes Erzik'le ilk tanıştığım zaman onu Norveçli zannettim. İşte bu önyargılardan kurtulmak lazım. Türkiye'nin kendisini bu anlamda tanıtması lâzım. Diğerlerinin de bu konuda bir yargıya varmadan önce hiç değilse gelip bir İstanbul'u görmesi gerek. İstanbul'a gelen biri Asya'da olmadığını anlar hemen.
Futbol bu tanıtmayı ve tanımayı, yani karşılıklı tanışmayı ve öğrenmeyi kolaylaştırmaz mı?
Tabii ki kolaylaştırır, fakat yeterli değil. Çünkü buraya bir maçlığına gelen "Egzotik bir ülkeye geldim" diye düşünüp ona göre şartlanıyor.
26.3.1967 tarihinde İstanbul Fatih’te doğdu. Birinci ve ikinci sınıfı Şişli Terakki İlkokulunda okudu. Daha sonra Şair Nedim İlköğretim Okulu’nda ilköğrenimini tamamladı. Ortakokul’u Tarhan Koleji’nde okudu. Kabataş Erkek Lisesi, Yıldız Koleji, Denizcilik Su Ürünleri Meslek Lisesi’yle birlikte öğrenimini tamamladı... devam »
